İyilik Yap!

İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir. (Rahmân Suresi 60)

İyilik Yap!

 

Kuveyt Şer’i Mahkemesi hâkimlerinden olup, aile hukuku sahasında uzman kabul edilen ve bu konuda birçok kitabı olan, tv-radyo programları ve konferansları bulunan Câsım Mutavva, Efendimiz’in (sav) aile hayatıyla ilgilendiğimi öğrenince, “Zevcât en-Nebi fî Vâkinâ el-Muâsır / Asrımızın Gerçeklerinde Peygamberin Eşleri“ adlı kitabını bana hediye olarak göndermiş. Kitap, Efendimiz’in (s.a.v) aile hayatını işleyip eşlerinden her birinin en önemli özelliklerini gözler önüne seriyor ve buradan çıkardığı dersleri günümüzle özdeştiriyor.


 

Bu yazıdaki amacım kitabı tanıtmaktan ziyade, kıssadan hisse alınması niyetiyle, Hz. Hatice (ra) bölümünde zikredilen bir hikâyeyi paylaşmaktır. Yazar, vahiy meleği Cebrâil’i (as) görmekten korkup ürperen Efendimiz’i (sav) teskin eden Hz. Hatice’nin (ra) “Sen ihtiyacı olanların ihtiyacını gideren ve darda kalanlara yardım edensin” sözünden hareketle, iyilik yapanların mutlaka iyilikle karşılık göreceğini belirtmiş ve bu konuda gazeteci-yazar Mustafa Emin’in hayatından bir örnek vermiş. Hikâyeye geçmeden önce, Mustafa Emin’i tanıyalım:


Mısır’ın millî kahramanlarından Saad Za’lûl’un yeğeni olan Mustafa Emin (1914-1997), Mısır’da liberal gazeteciliğin kurmaylarından sayılmaktadır. Yazıya ve gazeteye meraklı olan Mustafa Emin, henüz 8 yaşındayken ikiz kardeşi Ali Emin ile beraber kendi ailesi ile ilgili haberlerin yer aldığı “elHukûk” adlı bir dergi hazırlamış. Lise çağlarında ise, meşhur “Rôz el-Yûsuf” dergisinin yazı işleri müdür yardımcılığını yapmış. Sonraki yıllarda, Tilmîz, Aklâm, Mecelletü’r Rabi’, Sada eş- Şems, Ahbâr es-Sâa” adlı dergileri, 1944 yılında da “Ahbâr el-Yevm” adlı gazeteyi çıkarmış. Mustafa Emin, 1954 yılında büyük bir okuyucu kitlesine ulaşan gazetede, muhtaçlara yardım maksatlı “Leyletü’l Kadr/ Kadir Gecesi” adlı bir kampanya başlatmaya karar vermiş ve bu kampanyayı okuyuculara şu sözlerle duyurmuş: “Her insanın kalbinde gerçekleşmesini istediği küçük bir arzusu vardır. Ancak; ya arzuladığı şeyin saçma oluşu veya maddî imkânsızlıklar sebebiyle bu arzuya ulaşamamaktadır. Hayal ettiğiniz şeyi bana yazın. İstediğinizi gerçekleştirmek için elimden geldiğince çaba sarf edeceğim veya bunun için size en kısa yolu göstereceğim. Yalnız bir şartla: Sakın ola benden Ay’a gidiş-geliş bileti istemeyin!”


Şimdi gelelim hikâyeye ve sözü câsusluk iddiasıyla 1964 yılında Abdunnâsır tarafından tutuklanmış olan Mustafa Emin’e verelim:


 “…İşkence yöntemlerinden biri de beni aç ve susuz bırakmaktı. Aç kalmak acıdır, ama dayanılabilir. Susuzluk ise asla dayanılacak şey değildir! Özellikle de şiddetli sıcakların olduğu yaz aylarında. Ben şeker hastasıyım. Şeker hastaları çok su içerler. Beni susuz bıraktıkları ilk gün tuvalete gittim ve ibrikteki taharet suyunu içtim. İkinci gün tuvalete gittiğimde ibrik boştu! Anlaşılan, suyu içtiğimi anlamışlardı. Susuzluktan kıvrandığım için idrar içtim. Üçüncü gün içecek idrar dahi bulamadım!


Susuzluktan dolayı, sanki kamçılanıyorum gibi azap çekiyordum! Zindanımda, deli gibi bir oraya bir buraya dönüp duruyordum. Bazen de yere uzanıp, temizlikten kalmıştır diye dilimle bir damla su arıyordum!.. Öyle bir haldeydim ki; artık sudan umudum kesilmişti ve “Bu gidişle helâk olacağım” diyordum. İşte bu haldeyken, gecenin karanlığında zindanın kapısı yavaşça açıldı ve bir bardak buzlu su tutan bir el uzandı. O anda delirdiğimi sandım! Hayalet veya serap görüyor olmalıydım… Kapıdan uzanan eli tuttum; hayalet değil gerçek eldi. Suyu alıp kafama diktim. Hayatımda içtiğim en tatlı suydu. Bir daha o tatda su içemedim. Milyonum olsaydı bu tatlı suyu getirene verirdim… Suyu bitirince, bardağı getiren kişi “Sus!” diye işaret ettikten sonra zindanın kapısını kilitledi ve hızla arkasını dönüp gitti. Esmer kısa boylu bir genç olduğunu fark ettiğim bu kişinin getirdiği o bir bardak su, yemeğe, hatta hürriyetime bedel idi!


İşkence dolu günlerim devam ediyordu, ama o genci bir daha görememiştim. Bir gün beni alıp alt kata götürdüler. Baktım su getiren genç gardiyan orada. Bir ara başbaşa kaldık. Kulağına eğilip, “Neden yaptın? Seni yakalasalardı işine son verirlerdi” diye fısıldadım. Gardiyan: “İşime son vermek mi!? Beni kurşuna dizerlerdi” diye cevap verdi. Bu sefer, “Peki, kendini niye böyle bir tehlikeye attın?” dedim. Dedi ki: “Ben seni tanıyorum, ama sen beni tanımazsın… Yaklaşık yedi yıl önce, el-Cîze’den bir çiftçi sana mektup göndermişti. Mektubunda, halkının çoğu dindar olan bir köyde yaşadığını ve yedi yıl çoluk çocuğunun yiyeceğinden iktisat ederek biriktirdiği paranın üzerine hanımının altınlarını satıp eklediğini ve bu parayla bir inek satın aldığını ancak altı ay sonra bu ineğin öldüğünü, dolayısıyla da hayatta en çok arzuladığı şeyin bir inek olduğunu yazmıştı… Bir Kadir Gecesinde, bu çifçinin kapısı çalar ve senin “Ahbâr el-Yevm” gazetesinden bir muhabir yanında bir inekle gelir. İşte ben, kapısına inek gönderdiğin o çiftçinin oğluyum.”


Rabbimiz Rahman suresi 60. ayette “İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir” diye buyurarak kulları iyilik yapmaya teşvik etmiştir. Kur’an terbiyesi almış olan atalarımız da ne güzel söylemişler: “İyilik yap denize at. Balık bilmezse hâlık bilir."


Yapılan en ufak bir iyiliği küçük görmemek lâzım; bir gün gelir canınızı kurtarabilir. Tıpkı Mustafa Emin’in hayatını kurtardığı gibi. Hele ki, yaptığınız iyiliği İslam’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksa’ya sahip çıkan Kudüslü kardeşlerimize yaparsanız, nail olacağınız ilahi ikramı artık siz düşünün. Allah Teâla Mescid-i Aksa’yı vasfederken “Etrafını bereketlendirdiğimiz“ diye tanımlıyor. Buradan yola çıkarak diyoruz ki: Bedeninizde, vaktinizde ve nakdinizde bereket göreceksiniz inşaallah.


Mazlum mu arıyorsunuz? Kudüslüler mazlum. Fakir derseniz fakirler, sahipsiz kalmış derseniz sahipsizler. Kısacası, her açıdan desteğe ihtiyaçları var.


Aslında; Kudüs ve halkına sahip çıkmak bizim için iyilikten ziyade görevi yerine getirmektir. Zira, orası Müslümanların sorumluluğu altındadır. Kudüs’ün sesine kulak tıkayan Rasûlullah Efendimiz’in (sav) “Orası haşir ve neşir yeridir. Oraya gidin namaz kılın. Oradaki namaz bin kat daha faziletlidir. Gidemezseniz kandillerinin yanması için yağ gönderin” emrine itaatsizlik etmiş olur.


Peygamber emrine itaat etmeyenlerin vay haline!

 

Kaynak: Minber-i Aksa Dergisi, S. 36, s. 14-15 / Meryem Sacide

 

Diğer Haberler

Arınma ve yücelme fırsatları


Mesele, dünyaya sahip olma değil, ona kul olmama meselesi


Arap Baharı, İhvan ve Batı


İslamofobinin mazereti olamaz


Biraz da çare konuşsak


Kendini arayan insan


Ashab-ı Kehf’den Bazı Dersler


Yaşlılar problem değil cennettirler


İslâm Düşmanlığının Bilinçaltını Doğru Okumak


Cami Şehitleri Duası


18 Mart


Kudüs aaah Kudüs!


Amerikalı felsefeci Prof. Dr. Clark: Müslümanları tanıdıkça İslamofobi'den uzaklaştım


Ortadoğu: Yeni dünya düzeninin adının konulduğu, oyun bozucu coğrafya


Rahmet ve bereketin habercisi "Üç Aylar"


Kaç yılda, nasıl?


Arap halklarının “suskun öfkesi”


Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik


Yeni bir jeopolitik mücadele alanı olarak 5G teknolojisi


Japonya ve Rusya 2. dünya savaşını bitirmeye kararlı