İsrafil Kuralay

Neler oluyor?

Koronavirüs ısıtılan kurbağa gibi hepimizi kendisine alıştırdı. Ama o eylemlerine hız kesmeden devam ediyor. Dünyada resmi rakamlara göre yaklaşık 1 milyon insan salgın nedeniyle öldü. Rakamlar öyle hızlı artıyor ki artık saymak ve üzerinden yorum yapmak imkânsız hale geldi.

Çinde Avrupada yayılmaya başlayınca pür dikkat gelişmeleri film izler gibi takip ettik. Hatta Çin’de üretilen ürünlerin birçoğunu üreten ülke olarak avantajlı olacağımızı bile konuştuk.  Ancak ateş bacayı sarınca bütün dünyayla beraber biz de bu musibete dûçar olunca işim vahametini daha yakından anladık. Tedbirler aldık, kurallara, uyarılara uyduk. Bu birkaç aylık sabırdan sonra sabrımız tükendi; attık kendimizi sokaklara attık ve başa döndük. Adeta içeride kalmanın hıncını çıkarırcasına fütursuz, kontrolsüz hareket etmeye başladık.


Hemen hemen hiç kimse kurallara tam uymadığı halde dikkatsiz davrananları eski alışkanlıklar üzerinden sınıflandırarak dövmeye başladık. Genelde hepimiz suçluyuz ancak kendi yapmadıklarımızı başkaları da yapmayınca kendimizi rahatlatmanın yolu olarak ötekileri suçlamak kolayımıza geliyor. Şu cümleleri çok duyuyoruz: “İnsanlar ne kadar dikkatsiz” ancak bu dikkatsizler içinde kendimizin de olduğunu unutuyoruz. Hep başkalarının dürüst ve ahlaklı olmasını konuşuruz ama kendimiz böyle olmak için gayret sarf etmiyoruz.


“Hayat eve sığar” dedik ama zaman geçince hayatın sadece eve sığmayacağını da anladık. İşlerin, toplantıların, eğitimin sanal yapılacağına çok inanmıştık ancak o konuda da hayal kırıklığına uğradık. Fizikî yapılamayan fuarların sanallarını yaptık ancak kimseyi memnun edemedik. Bu dönem bize şunu öğretti “insanın bizzat içinde olmadığı işler ve ilişkiler istenilen kıvamda olmuyor. İnsanın içinde olduğu yüz yüze ilişkilerin yerini hiçbir şey tutmuyor.


İnsanoğlu musîbetlerden ders çıkarma özelliğine sahiptir. Ama son günlerdeki görüntümüze bakacak olursak yaşadıklarımızdan ders çıkardığımız söylenemez. Yaşadıklarımız bize nefes almanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu öğretti. Hastalığı geçirenlerin açıklamalarını dinleyince halimize şükür ediyoruz. Ama hemen kendi alıştığımız dünyaya dönüp hatalarımızı tekrar etmeye devam ediyoruz. Unutup başa dönmek nimet mi külfet mi bilmem.

Bize verilen her türlü nimeti emanet bilmek yerine onları har vurup harman savurarak yok ediyoruz. Salgın sırasında azalan hareketlilik nedeniyle hava, deniz kalitemiz arttı. Haliç’e gelen yunusları bile gördük.  Boğaz’ın serin sularını geçip Haliç’in temiz sularında yüzen yunuslar sonra artan deniz trafiği ve kirlilik nedeniyle vurgun yemiş gibi geldikleri gibi hızlı bir şekilde okyanusa dönmüşlerdir.

Salgının ilk günlerinde daha çok evlerimizde kalarak tefekkür etme, hayatın anlamını değerlendirme fırsatı bulduk. Çok fazla koşturmanın, savrulmanın anlamsızlığı üzerine kafa yorduk. İktisadın tanımında olan ihtiyaçların sonsuzluğunun da çok doğru olmadığını anladık. Yiyeceğimiz üç lokma, giyeceğimiz üç, beş metre bez, gerisi kendimizi yormaktan başka bir şey değil. Ancak hep “daha çok”la başlayan cümlelerle hayatlarımızı kararttığımızın farkına varamadık.

Ne mutlu düşünüp, ibret alıp ona göre yaşayanlara.

 

 

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

Emanet